Atatürk İnkılapları ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi

Stok Kodu:
9786059160155
Basım Yeri:
Ankara
Dili:
Türkçe
23,76
9786059160155
1034441
Atatürk İnkılapları ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi
Atatürk İnkılapları ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi
23.76
ÖNSÖZ
  
Mareşal Mustafa Kemal Atatürk, anlatmamız, onu değerlendirmemiz mümkün değildir, sadece onu, kendi yazdıklarından ve arkadaşlarından dinleyerek, bize ışık tutan özelliklerini bulabiliriz. Türk gençliğine düşen görev onun kitaplarını, başta Nutuk'tan başlayarak yazdığı ve söylediklerini bulup okumak ve dersler çıkarmaktır. Ben de bu amaçla az da olsa bulabildiklerimi bilim aleminin hizmetine sunuyorum.
General Ali Fuat Cebesoy sınıf arkadaşı, Mareşal Mustafa Kemal Atatürk'ü şöyle anlatmaktadır;
"Mustafa Kemal'i 67 yıl önce bir cuma günü tanımıştım, o zamanki adı "Mekteb-i Harbiye-i Şahane" olan Harp Okulu'nun Nöbetçi subayı;
"Birinci sınıfın birinci kısım çavuşu Mustafa Efendi bu­raya gelsin". Emrini verdi. Sonra bana döndü, Mustafa Efendi, sizden bir kaç ay, önce Manastır As­kerî İdadisi'nden (Lisesinden) geldi. Çalışkan, halûk ve zeki bir çocuktur. Onunla iyi anlaş. Kısa bir müddet sonra içeriye on yedi, on sekiz yaşların­da sarı saçlı, parlak mavi gözlü, sarı bıyıklı, pembe yanaklı, zayıfça bir çocuk girdi. Giydiği şık Harbiyeli elbisesini vücuduna pek yakıştırmıştı. Vakurdu. Nöbetçi subayını selâmladı:
Sonra bana döndü. Gayet nazik bir tavırla: buyurun arkadaş, dedi, gidelim ikimiz kapıdan birlikte çıktık yanyana yürüyorduk.
İşte, Türk tarihine şan ve şeref veren aziz ve rahmetli arkadaşım Mustafa Kemal'i böyle tanımıştım. Üzerinden alt­mış küsur yıl geçmiş olmasına rağmen o cuma akşamım hâlâ ve bütün heyecanı ile hatırlarım.
Mustafa Kemal diyordu ki; Fuat bir gün gelecek, biz de paşa olacağız. Fakat mes­leğimizde şerefle hizmet ederek belki yavaş belki de süratle yükseleceğiz. Rütbelerimizi muharebe meydanlarında kazana­cağız, yoksa Fehim gibi, (padişahın casusu) müstebit bir padişaha kul köle olarak değil. Benim için de ideal terfi ve yükseliş buydu. Tanrıya şükürler olsun, ikimiz de bu yolda yürüyerek kısa fasılalarla yükseldik ve general olduk.
"Biz, Kurmay Yüzbaşılar 1904 yılı aralık ayında Harp Akademi'sini bitirdik. Kurmay Yüz­başı olarak diploma aldık. Mustafa Kemal Selanik (Atatürk), Beşinci olmuştu. Eğer derece son sınıfta alınan notlara göre olsaydı, Mus­tafa Kemal birinci idi. Ne önemi var, okulda olmadı ama, ha­yatta birinci, en birinci oldu.
MUSTAFA KEMAL'İ İSPİYONLAYAN SİVİL CASUS
"Mustafa Kemal ve tâyinlerini bekliyen bir kaç arkadaş Sirkeci'de bir pansiyon kiraladılar. Ara sıra bu pansiyonda toplanıyor, memleket meseleleri üzerinde konuşuyorduk. Başlıca konumuz, rejim meselesi idi. Bu toplantılara katılan arkadaşlar arasında bir de sivil vardı. Fethi adında olan bu zatı tanımıyordum. Mustafa Ke­mal'e sordum, askerlikten çıkarıldığını, yatacak yeri ve para­sı olmadığı için burada kaldığını söyledi. Mazisi hakkında bir bilgisi yoktu.
Er­tesi gün beni Harp Okulu'ndaki zabıtan tevkifhanesine gönderdi­ler. Bir gün sonra Mustafa Kemal'in de oraya getirildiğini öğrendim. Arkadaşımın da tevkif sebebini öğ­rendim. Onu ve diğer arkadaşlarımı, acıyarak evlerine aldıkları ve yardım ettikleri askerlikten matrut (kovulmuş) Fethi ihbar etmiş­ti. Meğer bu zat, Askerî Okullar Nazırı Zülüflü İsmail Paşa*nın casuslarından biri imiş.
YAZAR NOTU; MUSTAFA KEMAL'İN VAKUR (AĞIR BAŞLI) OLAMASININ YANINDA TÜRK TARİHİNE ŞAN VE ŞEREF VERDİĞİNİ, RÜTBELERİNİ MUHAREBE MEYDANLARINDA, SAVAŞARAK ALMAK İSTEDİĞİNİ, HARP AKADEMİSİNİ 5 NCİ BİTİRMESİNE RAĞMEN HAYATTA BİRİNCİ OLDUĞUNU, EVLERİNE ACIYARAK ALDIKLARI ASKERLİKTEN KOVULMUŞ BİR SİVİLİN, CASUS OLDUĞUNU ANLIYORUZ.
General Ali Fuat Cebesoy sınıf arkadaşı, Mareşal Mustafa Kemal Atatürk'ü şöyle anlatmaktadır;
"Mustafa Kemal'in Trablusgarp'a gitmeden bu akşam mahzun bir hali var­dı. Akıbeti karanlık, anavatandan uzak ve halkı yabancı bir ülkenin müdafaasında karşılaşacağı müşkülleri düşündüğü­nü sanmıyordum.
Mustafa Kemal, tam manasıyla bir askerdi. Zorluklara, her türlü meşakkate göğüs germesini bilir, âdeta bundan zevk alırdı. Her halde üzüntüsünün başka bir sebebi olmalıydı. Sende bir şey var, dedim, ne oldu? Bir şey yok, dedi. Fakat müteessirim. Doğup büyüdü­ğüm Selanik acaba Türkler elinde kalacak mı? Ben eğer Trab­lus'tan dönersem, yine buralara gelebilecek miyim? Ne demek istiyorsun? Gözleri nemlendi. Korkuyorum, Fuat, korkuyorum…
O gece ay Olimpos Dağları'nın arkasında kaybo­lurken, Mustafa Kemal içini çekerek; Ah, Selanik, seni bir daha Türk olarak görecek miyim? dedi. Baktım, ağlıyordu. O altın sarısı saçlarını okşadım. Teselli etmeye çalıştım. Ben, Mustafa Kemal'in, bütün müş­terek hayatımız boyunca bu derece müteessir olduğunu gör­medim."
YAZAR NOTU; GENERAL ALİ FUAT CEBESOY'UN YAZDIKLARINDAN, MUSTAFA KEMAL'İN, TAM MANASIYLA BİR ASKER OLDUĞU. ZORLUKLARA, HER TÜRLÜ MEŞAKKATE GÖĞÜS GERDİĞİNİ, ÂDETA BUNDAN ZEVK ALDIĞINI ANLIYORUZ.
"O GECE AY OLİMPOS DAĞLARI'NIN ARKASINDA KAYBO­LURKEN, MUSTAFA KEMAL İÇİNİ ÇEKEREK; AH, SELANİK, SENİ BİR DAHA TÜRK OLARAK GÖRECEK MİYİM? DEDİ. BAKTIM, AĞLIYORDU." SÖZÜNDEN, TÜRK YURDU SELANİK'İ BİR DAHA TÜRK OLARAK GÖREMİYECEĞİNİ HİSSETMİŞ VE AĞLIYORDU.
Mustafa Kemal Paşa, Padişah Vahidettin ile görüşmelerini şöyle anlatır; (Falih Rıfkı Atay'ın anlatımıyla)
"O esnada salonun bir köşesinde, demin işaret ettiğim Balkan Savaşı kumandanları hareketli bir diyalog içinde idiler... Bir büyük kumandan diyordu ki:
Efendim, bu Türk neferlerinden (askerlerinden) hayır yoktur, bun­lar hayvan sürüsüdür. Yalnız kaçmayı bilirler. Allah muha­faza etsin, böyle hissiz bir sürüye kimseyi kumandan etme­sin... Kendi vaziyetimi unutarak onlarla ilgilenmeye başla­mıştım. Coşkun konuşmanın en çok konuşan kumandanına dedim ki:
Paşam, biz de askeriz, biz de bu orduya kumanda etmiş adamız. Türk neferi kaçmaz, kaçmak nedir bilmez... Eğer Türk neferinin kaçtığını görmüşseniz, derhal kabul et­melidir ki, onun başında bulunan en büyük kumandan kaç­mıştır. Eğer siz kaçtığınız alçaklığını Türk neferlerine yük­lemek istiyorsanız insafsızlık ediyorsunuz. Muhatabım olan general beni tanımıyordu. Yahut tanımamazlıktan ge­liyordu... Bir an durdu, sağındaki solundaki arkadaşlarına sordu: "Kimdir?" "Fısıltılar bu zâtı aydın."
YAZAR NOTU; BALKAN SAVAŞINDAN KAÇAN VE MUSTAFA KEMAL'CE ALÇAK OLARAK NİTELENDİRİLEN BALKAN KOMUTANLARI SUÇU TÜRK ASKERİNE ATIYORDU.
General Ali Fuat Cebesoy sınıf arkadaşı, Mareşal Mustafa Kemal Atatürk'ü şöyle anlatmaktadır;
"Büyük taarruz öncesi, kıtalarımızın hareketlerinde gördüğümüz manzara, canlılık ve savaş kabi­liyeti, kahraman arkadaşlarımızın muhabetli bakışları, bizle­re zafer günlerinin pek uzak olmadığı hissini vermişti. Bu cep­henin eski bir kumandanı sıfatıyla yaptığım teftiş ve temas­lardan, subay ve askerlerimizin iyi talim ve terbiye edildik­lerini, zalim ve müstevli bir düşmandan intikam almak gü­nünü sabırsızlıkla beklediklerini görmüştüm Yarabbi, bize zafer günlerini müyesser eyle! Diye dualar etmiştim.
Ben de çok heyecanlı idim. Gözlerimde tanelenenler sevinç gözyaşları idi. Ben zaten hep böyleyimdir. Bu yaşta bile önümden bir AlaySancağı geçse heyecandan tıkanacak gibi olurum. Asker ocağı benim her şeyimdir. Bütün gençliğim orada geçti. Ankara'ya döndükten sonra Batı Cephesi'ndeki intibalarımı anlatırken, bu olaydan da bahsettim. Gazi Mustafa Kemal, beni dinlerken o ışık saçan mavi gözlerinde tanelenen yaşlar birden yüzüne döküldü, ağlıyordu. Fakat bu yaşların manası çok daha başka ve çok daha ulvi idi. Fuat Paşa, muzaffer olacağız dedi."
YAZAR NOTU; MUSTAFA KEMAL, 2 NCİ KEZ AĞLARKEN NASIL ÇANAKKALE'DE İNGİLİZ VE FRANSIZ DAHİL YEDİ DÜVELİ GELİBOLU'YA GÖMMÜŞSE, YİNE ORDUMUZUN YUNANIN BAŞINI EZİP ONU ANADOLU TOPRAKLARINA GÖMECEĞİNDEN EMİNDİ.
General Ali Fuat Cebesoy sınıf arkadaşı, Mareşal Mustafa Kemal Atatürk'ü şöyle anlatmaktadır;
"Ordunun politika dışı kalması için ısrar­larına devam eden Mustafa Kemal'i Selanik'ten uzaklaştır­mak için Enver Paşa ve İttihat ve Terakki Cemiyeti bahaneler aranıyordu. İstanbul'da iken kulağıma gel­mişti. Enver, memuriyet mahalline gitmeden önce, Talât'a Mustafa Kemal'i Selanik'ten uzaklaştırmak lâzım demişti. Talât da aynı kanaatte olduğunu ifade etmişti. Bunları Mustafa Kemal'e anlattım.
1908 yılı sonlarına doğru Mustafa Kemal'den bir mektup aldım. Genel Merkez'in kendisini vazife ile Trablusgarp'a gön­dermek istediğini yazıyor, tafsilât veriyordu. Demek, ittihat­çı liderler, nihayet geçici de olsa, O'nu Selanik'ten uzaklaş­tırmak çaresini bulmuşlardı. Enver ağır basmıştı. Sonradan, bu beklenmeyen Trablusgarp seyahatinin hikâ­yesini Mustafa Kemal'den dinlemiştim.
Derebeyleri, Mustafa Kemal'in Trablus'a gelmesini iyi karşılamadılar. Şehri basıp Mustafa Kemal'i yakalamaya ve bir vapura koyarak gerisin geriye Selânik'e göndermeye, eğer bir silahlı çatışma olursa, öldürmeye karar verdiler. Mustafa Kemal der ki; Arkadaşların beni ne için Trablusgarp'a göndermiş ol­duklarını o zaman daha iyi anladım ve tedbirlerimi de ona göre derhal aldım. Mustafa Kemal, süratle harekete geçti ve isyanı bastırdı. Devlet otoritesini hâkim kıldı.
Enver, Mustafa Kemal'i kendisi­ne rakip olarak görür ve onu kıskanırdı. Berlin'e Ataşemiliter olarak giderken de, bunun için Selanik'ten uzaklaştırılmasını istemişti. Trablusgarp, Balkan ve Birinci Dünya Savaşlarında da aynı düşünce ile hareket etmişti. Zaman zaman perva­sız, fakat haklı uyarmalarından âdeta endişe duymuştu. Sonra onun parlamasını, kendi şöhretine gölge düşürür korkusu ile hiç istememişti, ittihatçı liderler de Enver'i desteklemişlerdi.
Çanakkale'de yaptığı birbirinden parlak savaşları ister iste­mez halkoyuna duyurmuş, fakat Mustafa Kemal'in adını ver­meye cesaret edememişti. Çanakkale'yi ve dolayısıyla İstanbul'u kurtaran kuman­dan Mustafa Kemal'dir. Diyememişler, çekinmişlerdi.
Enver bir gün dostlarına; Mustafa Kemal haristir. Ne verseniz az görür, daha fazlasını ister, Kolordu Kumandanı yaparsınız, Ordu Kumandanlığı ister, Ordu Kumandanı yaparsınız, Harbiye Nazırlığı­na talip olur. Demiştir. Belki doğrudur. Fakat Mustafa Kemal'in ihti­rası şahsî değildir, vatana hizmet aşkıdır. Ne kadar büyük, vazife alırsa, memlekete o kadar büyük hizmet edeceğine kainiydi. Bunun, en güzel misali, istiklâl Savaşı'nda Başkuman­danlık görevini üzerine almış olmasıdır. Bu makamın kendi­sine verdiği yetkilerle çok büyük işler başarmış, vatanı düş­man istilâsından kurtarmıştır.
Yalnız şunu söylemek gerektir ki, aralarındaki geçimsiz­lik ve rekabete rağmen, Mustafa Kemal'in istikbali ile oynamamıştır, istiklâl Harbi'nde Moskova'da Büyükelçi olarak bulunduğum sıralarda, ziyaretime gelen Enver Paşa, bana şunları söylemişti; Mustafa Kemal mükemmel bir erkânı harp (kurmay subay) subayı, zeki, cesur ve iyi bir kumandandır. Ben, Birinci Dünya Har­bi'nde Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili iken bazı ka­nunsuz hareketleri oldu.
Mustafa Kemal'e dönerek dedim ki: Sen çok kabiliyetli bir kumandansın, memlekete bugün de, yarın da büyük hizmetler ifa edeceksin.
Enver Paşa, bana bunları söyledikten sonra, memleketi terk etmek zorunda kalarak yâd illerdeki (Rusya ve Asya'daki) faaliyetlerine de temas ederek, Moskova'da bana "Ali Fuat Cebesoy Paşa, o zaman tahminlerimde yanılmamış oldu­ğumu şimdi daha iyi anlıyorum. Biz dışarıya çıktıktan sonra Mustafa Kemal olmasa idi, memleket sahipsiz kalacaktı," de­mişti.
YAZAR NOTU; ENVER PAŞANIN, MUSTAFA KEMAL PAŞA'YI KISKANDIĞINI, ONU BULGARİSTAN'A ASKERİ ATAŞE OLARAK TASFİYE ETTİĞİNİ VE ÇANAKKALE SAVAŞI ÖNCESİ ADINI DAHİ ENVER PAŞANIN BİLMEDİĞİ SEFERDE TEŞKİL EDİLEN 19 NCU TÜMENE KOMUTAN YAPTIĞINI BİLİYORUZ.
General Asım Gündüz sınıf arkadaşı Mustafa Kemal'i şöyle anlatmaktadır;
MUSTAFA KEMAL İLE TANIŞMAM
Beni Mustafa Kemal'le ilk tanıştıran eski arkadaşım Fethi Bey (Okyar) olmuştu. Mustafa Kemal, çok güzel gi­yinir, çok güzel konuşur, kimseyi kırmaz terbiyeli bir çocuktu. Doğup büyüdüğü Selanik'in batıyla daha çok bağ­lantılı bulunması sebebiyle olacak, dikkati çeken fikirleri vardı. Etrafına topladığı arkadaşlarla cesaretle konuşu­yor, onları güzel konuşmasıyla kısa zamanda tesiri altı­na alıyordu. Bizler, Vatan, Millet ve Türklük fi­kirlerini ilk defa, Harp akademisi sıralarında ondan duy­muştuk.
Mustafa Kemal şöyle demişti: "Arkadaşlarım... Sizlere üzülerek ifade etmek zo­rundayım ki, Osmanlı imparatorluğu'nun temelleri Avrupa yakasında iyice sarsılmıştır. Rumeli'de Sırp, Yunan ve Bulgar komitacılarını besleyen Ruslar, dedelerimizin kanları pahasına aldıkları bu Türk yurdunu bizden koparmak gayretindedirler. Bu bölgede orduların başında bulunan komutanlar açz içindedirler. Avrupalıların "Kızıl Sultan" adını verdikleri Padişah Abdülhamit ise, orduya bakma­maktadır. Aylardan beri maaş alamayan subayların bu­lunduğunu öğredim. Orduda talim ve terbiye yoktur. Pa­dişah, sarayında keyf ve âlemler içindedir. Bu asırda böyle hükümdarı bulunan bir devleti kolay yaşatmazlar".
O, bunları hiç çekinmeden söylüyordu. Korku nedir bilmeyen bir tabiatı vardı. Bütün sınıf bu bakımdan ona hayrandık. Tarih okumak onun en büyük hevesi ve hırsı idi. Fransızcayı da onun için çok iyi bilmek istiyordu. Osmanlı tarihini Fransızca eserlerden okuyordu."
Sınıf arkadaşlarımız arasında ilk general olan Mustafa Kemal'di. Ali İhsan (Sabis), Mustafa Kemal'in general ol­masını bile kıskanmış ve devrin Sadrazamı Talât Paşa'ya bir mektup yazarak "Ben harp Akademesini birinci, Mus­tafa Kemal beşinci olarak bitirdi. Halbuki o, benden önce generalliğe terfi ettirildi" diye şikâyette bulunmuştu.
Onun Akademiyi birincilikle bitirdiği doğruydu ama, bir başka doğru daha vardı ki, o da hakiki birincinin Mustafa Kemal olduğuydu.
Aramızda tarihe en meraklı ve tarihi en iyi bilenler Mustafa Kemal ile Halil'di (Enver Paşa'nın amcası sonra Ordu Kumandanı olan Halil Paşa (Kut). Halil Kurmay olamamış, mümtaz çıkmıştı. O imtihanlarda daima uzun yazar ve en yüksek notu alır­dı. Mustafa Kemal ise, konuyu uzatmadan sorunun cevabı­nı en kısa şekilde verirdi. Bu yüzden daima notu eksik olurdu. Yazılı kâğıdının muhtevasının en doğru, en mükem­mel olmasına rağmen... Kaç defa kendisine "Kemal, şu inadı bırak da sen de biraz uzun yaz" dediğimi hatırlıyo­rum. Ama o, her defasında böyle hareket etmenin ders, talebelik ve askerlik anlayışına ters düştüğünü söylerdi. Onun bu tutumu birinci yerine beşinci olmasının tek se­bebi olmuştu."
YAZAR NOTU; MUSTAFA KEMAL'İN ÇOK GÜZEL Gİ­YİNDİĞİ, ÇOK GÜZEL KONUŞDUĞUNU, KİMSEYİ KIRMADIĞI TERBİYELİ BİR ÇOCUK OLDUĞUNU, KORKU NEDİR BİLMEYEN BİR TABİATI OLDUĞUNU BÜTÜN SINIFIN ONA HAYRAN OLDUĞUNU ANLIYORUZ. ALİ İHSAN SABİS'İN AKADEMİYİ BİRİNCİLİKLE BİTİRDİĞİ DOĞRUYDU AMA, BİR BAŞKA DOĞRU DAHA VARDI Kİ, O DA HAKİKİ BİRİNCİNİN MUSTAFA KEMAL OLDUĞUNU ANLIYORUZ.
General Ali Fuat Cebesoy sınıf arkadaşı, Mareşal Mustafa Kemal Atatürk'ü şöyle anlatmaktadır
"Mustafa Kemal ile beraber geçirdiğimiz, okul ve genç su­baylık hâtıraları burada sona ermektedir. Başımızdan siyaset fırtınaları ve aramızdan kara kedile­rin geçtiği oldu. Fakat dostluğumuz asla bozulmadı. Ölünce­ye kadar iki yakın arkadaş olarak kaldık. Ben bu arkadaşlık­tan daima gurur ve iftihar duydum. Sevgili sınıf arkadaşım, muazzez kardeşim Atatürk, nur içinde yat."
MAREŞAL MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'Ü ANLATMAĞA SAYFALAR YETMEZ, YUKARIDAKİLER KÜÇÜK BİR PARÇA IŞIKTIR.
Bu eserin yazılmasında, feyz aldığım sayın hocalarımdan; Sayın Prof. Dr. Betül Aslan'a, Prof. Dr. Neşe Özden'e, Prof. Dr. Bülent Çukurova'ya, Prof. Dr. Vahdet Keleşyılmaz'a, Prof. Dr. Ali Arslan'a saygı ve şükranlarımı sunarım.
Doç. Dr. Ali Denizli
Ankara-2015
ÖNSÖZ
  
Mareşal Mustafa Kemal Atatürk, anlatmamız, onu değerlendirmemiz mümkün değildir, sadece onu, kendi yazdıklarından ve arkadaşlarından dinleyerek, bize ışık tutan özelliklerini bulabiliriz. Türk gençliğine düşen görev onun kitaplarını, başta Nutuk'tan başlayarak yazdığı ve söylediklerini bulup okumak ve dersler çıkarmaktır. Ben de bu amaçla az da olsa bulabildiklerimi bilim aleminin hizmetine sunuyorum.
General Ali Fuat Cebesoy sınıf arkadaşı, Mareşal Mustafa Kemal Atatürk'ü şöyle anlatmaktadır;
"Mustafa Kemal'i 67 yıl önce bir cuma günü tanımıştım, o zamanki adı "Mekteb-i Harbiye-i Şahane" olan Harp Okulu'nun Nöbetçi subayı;
"Birinci sınıfın birinci kısım çavuşu Mustafa Efendi bu­raya gelsin". Emrini verdi. Sonra bana döndü, Mustafa Efendi, sizden bir kaç ay, önce Manastır As­kerî İdadisi'nden (Lisesinden) geldi. Çalışkan, halûk ve zeki bir çocuktur. Onunla iyi anlaş. Kısa bir müddet sonra içeriye on yedi, on sekiz yaşların­da sarı saçlı, parlak mavi gözlü, sarı bıyıklı, pembe yanaklı, zayıfça bir çocuk girdi. Giydiği şık Harbiyeli elbisesini vücuduna pek yakıştırmıştı. Vakurdu. Nöbetçi subayını selâmladı:
Sonra bana döndü. Gayet nazik bir tavırla: buyurun arkadaş, dedi, gidelim ikimiz kapıdan birlikte çıktık yanyana yürüyorduk.
İşte, Türk tarihine şan ve şeref veren aziz ve rahmetli arkadaşım Mustafa Kemal'i böyle tanımıştım. Üzerinden alt­mış küsur yıl geçmiş olmasına rağmen o cuma akşamım hâlâ ve bütün heyecanı ile hatırlarım.
Mustafa Kemal diyordu ki; Fuat bir gün gelecek, biz de paşa olacağız. Fakat mes­leğimizde şerefle hizmet ederek belki yavaş belki de süratle yükseleceğiz. Rütbelerimizi muharebe meydanlarında kazana­cağız, yoksa Fehim gibi, (padişahın casusu) müstebit bir padişaha kul köle olarak değil. Benim için de ideal terfi ve yükseliş buydu. Tanrıya şükürler olsun, ikimiz de bu yolda yürüyerek kısa fasılalarla yükseldik ve general olduk.
"Biz, Kurmay Yüzbaşılar 1904 yılı aralık ayında Harp Akademi'sini bitirdik. Kurmay Yüz­başı olarak diploma aldık. Mustafa Kemal Selanik (Atatürk), Beşinci olmuştu. Eğer derece son sınıfta alınan notlara göre olsaydı, Mus­tafa Kemal birinci idi. Ne önemi var, okulda olmadı ama, ha­yatta birinci, en birinci oldu.
MUSTAFA KEMAL'İ İSPİYONLAYAN SİVİL CASUS
"Mustafa Kemal ve tâyinlerini bekliyen bir kaç arkadaş Sirkeci'de bir pansiyon kiraladılar. Ara sıra bu pansiyonda toplanıyor, memleket meseleleri üzerinde konuşuyorduk. Başlıca konumuz, rejim meselesi idi. Bu toplantılara katılan arkadaşlar arasında bir de sivil vardı. Fethi adında olan bu zatı tanımıyordum. Mustafa Ke­mal'e sordum, askerlikten çıkarıldığını, yatacak yeri ve para­sı olmadığı için burada kaldığını söyledi. Mazisi hakkında bir bilgisi yoktu.
Er­tesi gün beni Harp Okulu'ndaki zabıtan tevkifhanesine gönderdi­ler. Bir gün sonra Mustafa Kemal'in de oraya getirildiğini öğrendim. Arkadaşımın da tevkif sebebini öğ­rendim. Onu ve diğer arkadaşlarımı, acıyarak evlerine aldıkları ve yardım ettikleri askerlikten matrut (kovulmuş) Fethi ihbar etmiş­ti. Meğer bu zat, Askerî Okullar Nazırı Zülüflü İsmail Paşa*nın casuslarından biri imiş.
YAZAR NOTU; MUSTAFA KEMAL'İN VAKUR (AĞIR BAŞLI) OLAMASININ YANINDA TÜRK TARİHİNE ŞAN VE ŞEREF VERDİĞİNİ, RÜTBELERİNİ MUHAREBE MEYDANLARINDA, SAVAŞARAK ALMAK İSTEDİĞİNİ, HARP AKADEMİSİNİ 5 NCİ BİTİRMESİNE RAĞMEN HAYATTA BİRİNCİ OLDUĞUNU, EVLERİNE ACIYARAK ALDIKLARI ASKERLİKTEN KOVULMUŞ BİR SİVİLİN, CASUS OLDUĞUNU ANLIYORUZ.
General Ali Fuat Cebesoy sınıf arkadaşı, Mareşal Mustafa Kemal Atatürk'ü şöyle anlatmaktadır;
"Mustafa Kemal'in Trablusgarp'a gitmeden bu akşam mahzun bir hali var­dı. Akıbeti karanlık, anavatandan uzak ve halkı yabancı bir ülkenin müdafaasında karşılaşacağı müşkülleri düşündüğü­nü sanmıyordum.
Mustafa Kemal, tam manasıyla bir askerdi. Zorluklara, her türlü meşakkate göğüs germesini bilir, âdeta bundan zevk alırdı. Her halde üzüntüsünün başka bir sebebi olmalıydı. Sende bir şey var, dedim, ne oldu? Bir şey yok, dedi. Fakat müteessirim. Doğup büyüdü­ğüm Selanik acaba Türkler elinde kalacak mı? Ben eğer Trab­lus'tan dönersem, yine buralara gelebilecek miyim? Ne demek istiyorsun? Gözleri nemlendi. Korkuyorum, Fuat, korkuyorum…
O gece ay Olimpos Dağları'nın arkasında kaybo­lurken, Mustafa Kemal içini çekerek; Ah, Selanik, seni bir daha Türk olarak görecek miyim? dedi. Baktım, ağlıyordu. O altın sarısı saçlarını okşadım. Teselli etmeye çalıştım. Ben, Mustafa Kemal'in, bütün müş­terek hayatımız boyunca bu derece müteessir olduğunu gör­medim."
YAZAR NOTU; GENERAL ALİ FUAT CEBESOY'UN YAZDIKLARINDAN, MUSTAFA KEMAL'İN, TAM MANASIYLA BİR ASKER OLDUĞU. ZORLUKLARA, HER TÜRLÜ MEŞAKKATE GÖĞÜS GERDİĞİNİ, ÂDETA BUNDAN ZEVK ALDIĞINI ANLIYORUZ.
"O GECE AY OLİMPOS DAĞLARI'NIN ARKASINDA KAYBO­LURKEN, MUSTAFA KEMAL İÇİNİ ÇEKEREK; AH, SELANİK, SENİ BİR DAHA TÜRK OLARAK GÖRECEK MİYİM? DEDİ. BAKTIM, AĞLIYORDU." SÖZÜNDEN, TÜRK YURDU SELANİK'İ BİR DAHA TÜRK OLARAK GÖREMİYECEĞİNİ HİSSETMİŞ VE AĞLIYORDU.
Mustafa Kemal Paşa, Padişah Vahidettin ile görüşmelerini şöyle anlatır; (Falih Rıfkı Atay'ın anlatımıyla)
"O esnada salonun bir köşesinde, demin işaret ettiğim Balkan Savaşı kumandanları hareketli bir diyalog içinde idiler... Bir büyük kumandan diyordu ki:
Efendim, bu Türk neferlerinden (askerlerinden) hayır yoktur, bun­lar hayvan sürüsüdür. Yalnız kaçmayı bilirler. Allah muha­faza etsin, böyle hissiz bir sürüye kimseyi kumandan etme­sin... Kendi vaziyetimi unutarak onlarla ilgilenmeye başla­mıştım. Coşkun konuşmanın en çok konuşan kumandanına dedim ki:
Paşam, biz de askeriz, biz de bu orduya kumanda etmiş adamız. Türk neferi kaçmaz, kaçmak nedir bilmez... Eğer Türk neferinin kaçtığını görmüşseniz, derhal kabul et­melidir ki, onun başında bulunan en büyük kumandan kaç­mıştır. Eğer siz kaçtığınız alçaklığını Türk neferlerine yük­lemek istiyorsanız insafsızlık ediyorsunuz. Muhatabım olan general beni tanımıyordu. Yahut tanımamazlıktan ge­liyordu... Bir an durdu, sağındaki solundaki arkadaşlarına sordu: "Kimdir?" "Fısıltılar bu zâtı aydın."
YAZAR NOTU; BALKAN SAVAŞINDAN KAÇAN VE MUSTAFA KEMAL'CE ALÇAK OLARAK NİTELENDİRİLEN BALKAN KOMUTANLARI SUÇU TÜRK ASKERİNE ATIYORDU.
General Ali Fuat Cebesoy sınıf arkadaşı, Mareşal Mustafa Kemal Atatürk'ü şöyle anlatmaktadır;
"Büyük taarruz öncesi, kıtalarımızın hareketlerinde gördüğümüz manzara, canlılık ve savaş kabi­liyeti, kahraman arkadaşlarımızın muhabetli bakışları, bizle­re zafer günlerinin pek uzak olmadığı hissini vermişti. Bu cep­henin eski bir kumandanı sıfatıyla yaptığım teftiş ve temas­lardan, subay ve askerlerimizin iyi talim ve terbiye edildik­lerini, zalim ve müstevli bir düşmandan intikam almak gü­nünü sabırsızlıkla beklediklerini görmüştüm Yarabbi, bize zafer günlerini müyesser eyle! Diye dualar etmiştim.
Ben de çok heyecanlı idim. Gözlerimde tanelenenler sevinç gözyaşları idi. Ben zaten hep böyleyimdir. Bu yaşta bile önümden bir AlaySancağı geçse heyecandan tıkanacak gibi olurum. Asker ocağı benim her şeyimdir. Bütün gençliğim orada geçti. Ankara'ya döndükten sonra Batı Cephesi'ndeki intibalarımı anlatırken, bu olaydan da bahsettim. Gazi Mustafa Kemal, beni dinlerken o ışık saçan mavi gözlerinde tanelenen yaşlar birden yüzüne döküldü, ağlıyordu. Fakat bu yaşların manası çok daha başka ve çok daha ulvi idi. Fuat Paşa, muzaffer olacağız dedi."
YAZAR NOTU; MUSTAFA KEMAL, 2 NCİ KEZ AĞLARKEN NASIL ÇANAKKALE'DE İNGİLİZ VE FRANSIZ DAHİL YEDİ DÜVELİ GELİBOLU'YA GÖMMÜŞSE, YİNE ORDUMUZUN YUNANIN BAŞINI EZİP ONU ANADOLU TOPRAKLARINA GÖMECEĞİNDEN EMİNDİ.
General Ali Fuat Cebesoy sınıf arkadaşı, Mareşal Mustafa Kemal Atatürk'ü şöyle anlatmaktadır;
"Ordunun politika dışı kalması için ısrar­larına devam eden Mustafa Kemal'i Selanik'ten uzaklaştır­mak için Enver Paşa ve İttihat ve Terakki Cemiyeti bahaneler aranıyordu. İstanbul'da iken kulağıma gel­mişti. Enver, memuriyet mahalline gitmeden önce, Talât'a Mustafa Kemal'i Selanik'ten uzaklaştırmak lâzım demişti. Talât da aynı kanaatte olduğunu ifade etmişti. Bunları Mustafa Kemal'e anlattım.
1908 yılı sonlarına doğru Mustafa Kemal'den bir mektup aldım. Genel Merkez'in kendisini vazife ile Trablusgarp'a gön­dermek istediğini yazıyor, tafsilât veriyordu. Demek, ittihat­çı liderler, nihayet geçici de olsa, O'nu Selanik'ten uzaklaş­tırmak çaresini bulmuşlardı. Enver ağır basmıştı. Sonradan, bu beklenmeyen Trablusgarp seyahatinin hikâ­yesini Mustafa Kemal'den dinlemiştim.
Derebeyleri, Mustafa Kemal'in Trablus'a gelmesini iyi karşılamadılar. Şehri basıp Mustafa Kemal'i yakalamaya ve bir vapura koyarak gerisin geriye Selânik'e göndermeye, eğer bir silahlı çatışma olursa, öldürmeye karar verdiler. Mustafa Kemal der ki; Arkadaşların beni ne için Trablusgarp'a göndermiş ol­duklarını o zaman daha iyi anladım ve tedbirlerimi de ona göre derhal aldım. Mustafa Kemal, süratle harekete geçti ve isyanı bastırdı. Devlet otoritesini hâkim kıldı.
Enver, Mustafa Kemal'i kendisi­ne rakip olarak görür ve onu kıskanırdı. Berlin'e Ataşemiliter olarak giderken de, bunun için Selanik'ten uzaklaştırılmasını istemişti. Trablusgarp, Balkan ve Birinci Dünya Savaşlarında da aynı düşünce ile hareket etmişti. Zaman zaman perva­sız, fakat haklı uyarmalarından âdeta endişe duymuştu. Sonra onun parlamasını, kendi şöhretine gölge düşürür korkusu ile hiç istememişti, ittihatçı liderler de Enver'i desteklemişlerdi.
Çanakkale'de yaptığı birbirinden parlak savaşları ister iste­mez halkoyuna duyurmuş, fakat Mustafa Kemal'in adını ver­meye cesaret edememişti. Çanakkale'yi ve dolayısıyla İstanbul'u kurtaran kuman­dan Mustafa Kemal'dir. Diyememişler, çekinmişlerdi.
Enver bir gün dostlarına; Mustafa Kemal haristir. Ne verseniz az görür, daha fazlasını ister, Kolordu Kumandanı yaparsınız, Ordu Kumandanlığı ister, Ordu Kumandanı yaparsınız, Harbiye Nazırlığı­na talip olur. Demiştir. Belki doğrudur. Fakat Mustafa Kemal'in ihti­rası şahsî değildir, vatana hizmet aşkıdır. Ne kadar büyük, vazife alırsa, memlekete o kadar büyük hizmet edeceğine kainiydi. Bunun, en güzel misali, istiklâl Savaşı'nda Başkuman­danlık görevini üzerine almış olmasıdır. Bu makamın kendi­sine verdiği yetkilerle çok büyük işler başarmış, vatanı düş­man istilâsından kurtarmıştır.
Yalnız şunu söylemek gerektir ki, aralarındaki geçimsiz­lik ve rekabete rağmen, Mustafa Kemal'in istikbali ile oynamamıştır, istiklâl Harbi'nde Moskova'da Büyükelçi olarak bulunduğum sıralarda, ziyaretime gelen Enver Paşa, bana şunları söylemişti; Mustafa Kemal mükemmel bir erkânı harp (kurmay subay) subayı, zeki, cesur ve iyi bir kumandandır. Ben, Birinci Dünya Har­bi'nde Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili iken bazı ka­nunsuz hareketleri oldu.
Mustafa Kemal'e dönerek dedim ki: Sen çok kabiliyetli bir kumandansın, memlekete bugün de, yarın da büyük hizmetler ifa edeceksin.
Enver Paşa, bana bunları söyledikten sonra, memleketi terk etmek zorunda kalarak yâd illerdeki (Rusya ve Asya'daki) faaliyetlerine de temas ederek, Moskova'da bana "Ali Fuat Cebesoy Paşa, o zaman tahminlerimde yanılmamış oldu­ğumu şimdi daha iyi anlıyorum. Biz dışarıya çıktıktan sonra Mustafa Kemal olmasa idi, memleket sahipsiz kalacaktı," de­mişti.
YAZAR NOTU; ENVER PAŞANIN, MUSTAFA KEMAL PAŞA'YI KISKANDIĞINI, ONU BULGARİSTAN'A ASKERİ ATAŞE OLARAK TASFİYE ETTİĞİNİ VE ÇANAKKALE SAVAŞI ÖNCESİ ADINI DAHİ ENVER PAŞANIN BİLMEDİĞİ SEFERDE TEŞKİL EDİLEN 19 NCU TÜMENE KOMUTAN YAPTIĞINI BİLİYORUZ.
General Asım Gündüz sınıf arkadaşı Mustafa Kemal'i şöyle anlatmaktadır;
MUSTAFA KEMAL İLE TANIŞMAM
Beni Mustafa Kemal'le ilk tanıştıran eski arkadaşım Fethi Bey (Okyar) olmuştu. Mustafa Kemal, çok güzel gi­yinir, çok güzel konuşur, kimseyi kırmaz terbiyeli bir çocuktu. Doğup büyüdüğü Selanik'in batıyla daha çok bağ­lantılı bulunması sebebiyle olacak, dikkati çeken fikirleri vardı. Etrafına topladığı arkadaşlarla cesaretle konuşu­yor, onları güzel konuşmasıyla kısa zamanda tesiri altı­na alıyordu. Bizler, Vatan, Millet ve Türklük fi­kirlerini ilk defa, Harp akademisi sıralarında ondan duy­muştuk.
Mustafa Kemal şöyle demişti: "Arkadaşlarım... Sizlere üzülerek ifade etmek zo­rundayım ki, Osmanlı imparatorluğu'nun temelleri Avrupa yakasında iyice sarsılmıştır. Rumeli'de Sırp, Yunan ve Bulgar komitacılarını besleyen Ruslar, dedelerimizin kanları pahasına aldıkları bu Türk yurdunu bizden koparmak gayretindedirler. Bu bölgede orduların başında bulunan komutanlar açz içindedirler. Avrupalıların "Kızıl Sultan" adını verdikleri Padişah Abdülhamit ise, orduya bakma­maktadır. Aylardan beri maaş alamayan subayların bu­lunduğunu öğredim. Orduda talim ve terbiye yoktur. Pa­dişah, sarayında keyf ve âlemler içindedir. Bu asırda böyle hükümdarı bulunan bir devleti kolay yaşatmazlar".
O, bunları hiç çekinmeden söylüyordu. Korku nedir bilmeyen bir tabiatı vardı. Bütün sınıf bu bakımdan ona hayrandık. Tarih okumak onun en büyük hevesi ve hırsı idi. Fransızcayı da onun için çok iyi bilmek istiyordu. Osmanlı tarihini Fransızca eserlerden okuyordu."
Sınıf arkadaşlarımız arasında ilk general olan Mustafa Kemal'di. Ali İhsan (Sabis), Mustafa Kemal'in general ol­masını bile kıskanmış ve devrin Sadrazamı Talât Paşa'ya bir mektup yazarak "Ben harp Akademesini birinci, Mus­tafa Kemal beşinci olarak bitirdi. Halbuki o, benden önce generalliğe terfi ettirildi" diye şikâyette bulunmuştu.
Onun Akademiyi birincilikle bitirdiği doğruydu ama, bir başka doğru daha vardı ki, o da hakiki birincinin Mustafa Kemal olduğuydu.
Aramızda tarihe en meraklı ve tarihi en iyi bilenler Mustafa Kemal ile Halil'di (Enver Paşa'nın amcası sonra Ordu Kumandanı olan Halil Paşa (Kut). Halil Kurmay olamamış, mümtaz çıkmıştı. O imtihanlarda daima uzun yazar ve en yüksek notu alır­dı. Mustafa Kemal ise, konuyu uzatmadan sorunun cevabı­nı en kısa şekilde verirdi. Bu yüzden daima notu eksik olurdu. Yazılı kâğıdının muhtevasının en doğru, en mükem­mel olmasına rağmen... Kaç defa kendisine "Kemal, şu inadı bırak da sen de biraz uzun yaz" dediğimi hatırlıyo­rum. Ama o, her defasında böyle hareket etmenin ders, talebelik ve askerlik anlayışına ters düştüğünü söylerdi. Onun bu tutumu birinci yerine beşinci olmasının tek se­bebi olmuştu."
YAZAR NOTU; MUSTAFA KEMAL'İN ÇOK GÜZEL Gİ­YİNDİĞİ, ÇOK GÜZEL KONUŞDUĞUNU, KİMSEYİ KIRMADIĞI TERBİYELİ BİR ÇOCUK OLDUĞUNU, KORKU NEDİR BİLMEYEN BİR TABİATI OLDUĞUNU BÜTÜN SINIFIN ONA HAYRAN OLDUĞUNU ANLIYORUZ. ALİ İHSAN SABİS'İN AKADEMİYİ BİRİNCİLİKLE BİTİRDİĞİ DOĞRUYDU AMA, BİR BAŞKA DOĞRU DAHA VARDI Kİ, O DA HAKİKİ BİRİNCİNİN MUSTAFA KEMAL OLDUĞUNU ANLIYORUZ.
General Ali Fuat Cebesoy sınıf arkadaşı, Mareşal Mustafa Kemal Atatürk'ü şöyle anlatmaktadır
"Mustafa Kemal ile beraber geçirdiğimiz, okul ve genç su­baylık hâtıraları burada sona ermektedir. Başımızdan siyaset fırtınaları ve aramızdan kara kedile­rin geçtiği oldu. Fakat dostluğumuz asla bozulmadı. Ölünce­ye kadar iki yakın arkadaş olarak kaldık. Ben bu arkadaşlık­tan daima gurur ve iftihar duydum. Sevgili sınıf arkadaşım, muazzez kardeşim Atatürk, nur içinde yat."
MAREŞAL MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'Ü ANLATMAĞA SAYFALAR YETMEZ, YUKARIDAKİLER KÜÇÜK BİR PARÇA IŞIKTIR.
Bu eserin yazılmasında, feyz aldığım sayın hocalarımdan; Sayın Prof. Dr. Betül Aslan'a, Prof. Dr. Neşe Özden'e, Prof. Dr. Bülent Çukurova'ya, Prof. Dr. Vahdet Keleşyılmaz'a, Prof. Dr. Ali Arslan'a saygı ve şükranlarımı sunarım.
Doç. Dr. Ali Denizli
Ankara-2015

Kitabın temin süresi ortalama 3-5 gündür. Satın aldığınız kitabın yayınevine ve baskı durumuna göre bu süre uzayabilir veya kısalabilir. Megakitap.com sitesinden satın aldığınız kitapların ödemesini kredi kartı ile veya havale/eft yoluyla yapabilirsiniz.

Kitaplar temin edildikten sonra kargoya verilecektir. Stokta bulunan kitaplar aynı gün kargoya verilir. Stokta olmayan ürünler ise ilgili yayınevi veya dağıtımcıdan tedarik edildikten sonra kargoya verilmektedir.

Kargonun teslim süresi bulunduğunuz bölgeye ve seçtiğiniz kargo firmasına göre değişkenlik göstermekle birlikte ortalama 1-2 gündür.

Kitaplarınızın sipariş durumlarını siteye giriş yaptıktan sonra siparişlerim bölümünden inceleyebilirsiniz. Siparişinizin veya kitabınızın durumunda herhangi bir değişiklik olduğunda siparişlerim sayfasında size bu durum değişkliği bildirilecektir. Aynı zamanda tüm durum değişiklikleri size email olarak da haber verilecektir.

Kapat